araç

Gabin Türk Borçlar Kanunu 28. Maddesinde Aşırı Yararlanma başlığı altında ” Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.

Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir. ” şeklinde düzenlenmiştir.

Kanuni tanımından anlaşılacağı üzere
-Taraflar arasında yazılı veya sözlü sözleşme bulunmalıdır.
-Sözleşmede yer alan edimler arasında aşırı bir orantısızlık bulunmalıdır.
-Bu orantısızlığın , sözleşmenin taraflarından birinin (zarar görenin) zor durumda kalmasından
-Sözleşme konusu ile ilgili zarar görenin tecrübesizliği veya düşüncesizliğinden faydalanarak gerçekleştirilmesi halinde
-Zarar gören bu durumu tecrübesizliğinden faydalanma sureti ile gerçekleştiği hallerde bu durumu öğrendiği tarihten itibaren ve zor durumda kalma sureti ile gerçekleşmesi halinde zor durumda kalma durumunun kalktığı tarihten itibaren 1 yılı içerisinde her halde sözleşmenin kurulmasından itibaren 5 yıl içerisinde
-Sözleşme ile bu sebeplerle bağlı olmadığını karşı tarafa bildirerek karşılıklı olarak edimlerin geri verilmesini veya edimler arasındaki orantısızlığın giderilmesini isteyebilir.

Bilindiği üzere toplum içerisinde yaşayan her insan gün içerisinde farkında dahi olmadan bir çok hukuki işlem yapmaktadır. Bu düzenleme ile esasen tüm vatandaşların günlük yaşamda basit satış sözleşmeleri de dahil olmak üzere aşırı yararlanma hallerinde edimlerin iadesini veya edimler arasındaki orantısızlığın giderilmesi amaçlanmıştır. Fakat yalnızca edimler arasındaki açık orantısızlık gabin hükümlerinin uygulanması için yeterli değildir. Bunun yanında subjektif unsurunda gerçekleşmesi gereklidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2024/399 E. 2025/643 K. Sayılı İlamı
”….Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gabin ve hile hukuksal nedenlerine dayalı olarak açılan eldeki tapu iptali ve tescil davasında dosya kapsamı itibarıyla gabin olgusunun ispatlanıp ispatlanmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe

  1. İlgili Hukuk
  2. Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun, TBK) 28. maddesi
  3. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun, HMK) 190, 266 vd. maddeleri
  4. Değerlendirme
  5. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
  6. Bilindiği üzere, özel hukukta kişilerin irade özgürlüğüne sahip oldukları ve ancak kendi özgür iradeleriyle hak sahibi olup, borç altına girecekleri temel bir ilke olarak benimsemiştir. Bu temel ilkenin doğal sonucu olarak borçlar hukuku alanında sözleşme özgürlüğü ilkesi esastır. Bu ilke sayesinde kişiler özel borç ilişkilerini, hukuk düzeninin sınırları içerisinde yapacakları sözleşmelerle özgürce düzenleme olanağı bulmaktadır. Bu bağlamda kişilerin işlem (sözleşme) iradelerinin sağlıklı olması ve gerçek iradelerini yansıtması büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü irade açıklaması, bir hukuki işlemin temel kurucu unsurudur. Bu nedenle hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun bir hukuki sonuç doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. Ancak çeşitli nedenlerle kişinin işlem iradesi oluşum ya da açıklama aşamasında sakatlanabilir. Bu sakatlık, iradenin özgür bir biçimde oluşmadığını veya gerçek iradeye uygun şekilde açıklanmadığını gösterir.
  7. Bir sözleşme yapılırken taraflardan birinin işlem iradesinin oluşum veya beyanı aşamasında ortaya çıkan sakatlıklara irade bozukluğu denir (Fikret Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2017, s. 392). İrade bozukluğu hâlleri mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (BK) “Rızadaki fesat” başlığı altında “Hata”, “Hile” ve “İkrah” olarak 23 ilâ 31 inci maddeler arasında hükme bağlanmış iken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 30 ilâ 39 uncu maddeleri arasında bu defa “Yanılma”, “Aldatma” ve “Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir.
  8. Türk hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım ise bir kesin hükümsüzlük (butlan) hâli değildir. Mülga BK’nın 23 ve devamı maddelerinde “…ilzam olunamaz.” (BK md. 23), “…o akit ile ilzam olunmaz.” (BK md. 28), “…kendi hakkında lüzum ifade etmez” (BK md. 29/I), TBK’da ise “… bağlı olmaz.” (TBK md. 30), “…sözleşmeyle bağlı değildir.” (TBK md. 36 ve md. 37/1) şeklindeki ibareler kullanılmak suretiyle irade bozukluğuyla yapılan sözleşmelerin, iradesi hata, hile veya ikrahla sakatlanan kimseyi bağlamayacağı öngörülmüş ve bu kişiye belli bir süre içerisinde kullanabileceği iptal hakkı tanımıştır. İrade bozukluğu hâlleri, tüm hukuki işlemler yönünden oldukça önem taşımakta ve koşulları oluştuğu takdirde yapılan işlemin iptal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
  9. Türk Borçlar Kanunu aşırı yararlanmayı (gabin) ise, sözleşmenin içeriğine ilişkin hükümler ile iradeyi bozan sebepler arasında düzenlemiş, TBK’nın aşırı yararlanma başlıklı 28. maddesinde;
    “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.
    Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir” hükmüne yer verilmiştir.
  10. Mülga BK’dan farklı olarak TBK’nın 28. maddesinin 1. fıkrasında, aşırı yararlanma durumunda zarar görene sözleşmeyle bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini isteme yanında, sözleşmeyle bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme hakkı da tanınmıştır. Mülga BK’nın 21. maddesinde öngörülen bir yıllık süre, TBK’nın 28. maddesinin 2. fıkrasında yeniden düzenlenmiştir. Buna göre aşırı yararlanmanın söz konusu olduğu bir sözleşmede zarar gören, sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulmak ya da oransızlığın giderilmesini sağlamak istiyorsa, bu hakkını düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her iki durumda da sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıllık hak düşürücü süreler içinde kullanabilecektir. Maddenin 2. fıkrasında, bir yıllık sürenin sözleşmenin kurulduğu tarihten değil, öğrenme veya zor durumun ortadan kalktığı tarihten başlaması kabul edilmiştir. Ayrıca, zarar görenin sözleşmeyle bağlı olmama iradesini diğer tarafa açıklayabileceği beş yıllık azami (mutlak) bir süre öngörülmüş ve bu sürenin başlangıcı bütün durumlarda sözleşmenin kurulduğu tarih olarak benimsenmiştir (Turgut Uygur ; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Ankara 2013, C. 1, s. 325-326).
  11. Edim ile karşı edim arasında bir oransızlık (nispetsizlik) bulunduğu, çok düşük olan karşı edim için, çok yüksek bir edim veya bunun aksine çok yüksek bir karşı edim için, düşük bir edim taahhüt olunduğu takdirde aşırı yararlanmadan (gabinden) söz edilir (Kenan Tunçomağ, Türk Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. 1, İstanbul, 1976, s. 380).
  12. Ancak, edimler arasında mevcut olan her açık oransızlık aşırı yararlanmayı meydana getirmez. Zira sözleşme hukukunda geçerli olan irade özerkliği ve sözleşme özgürlüğü ilkeleri gereğince, taraflar sözleşmenin şartlarını dolayısıyla edim ve karşı edim arasındaki denge ve oranı diledikleri gibi kararlaştırabilirler. Kanun, bu konuda edimler arasında bulunması gereken denge ve oran hususunda objektif bir ölçü koymuş değildir. Yalnız, taraflardan biri karşı tarafın içinde bulunduğu zayıf durumdan yararlanarak onu sömürmek isteyebilir. İşte aşırı yararlanmadan bahsedebilmek için edim ve karşı edim arasındaki açık oransızlık, taraflardan birinin diğerinin içinde bulunduğu durumdan yararlanmak suretiyle gerçekleştirilmelidir. Kanun koyucu TBK md. 28’i (mülga BK md. 21) düzenlemekle sözleşmede zayıf olan tarafa, edimler arasındaki değer ilişkisini gözden geçirme ve şartları gerçekleşmişse aşırı yararlanmaya dayanarak sözleşmeyi iptal etme ya da edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme imkânı vermiştir (Fikret Eren; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2024, s.478).
  13. Türk Hukuk Lûgatında da gabin (aşırı yararlanma); Karşılıklı edimler içeren bir sözleşmede, edimler arasında açık bir orantısızlık varsa, bu oransızlık zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden yararlanılarak gerçekleştiği takdirde zarar gören durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını öbür tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören bu hakkını düşüncesizlik veya deneyimsizliği öğrendiği; zor durumda kalmada ise durumun ortadan kalkmasından başlayarak bir yıl içinde, her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.” şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 90).
  14. Bu durumda aşırı yararlanma (gabin) durumunun varlığını kabul için gerekli koşullar iki tanedir. Bunlar edimler arasında aşırı oransızlık ve karşı yanın özel durumundan yararlanmadır. Şu hâlde, sadece aşırı oransızlık yetmez. Aşırı yararlanmada edimler arasındaki oransızlığın karşı yanın şahsında var olan durumların istismarından doğmuş olması gerekir.
  15. Objektif unsur olarak edimler arasındaki aşırı oransızlık (nispetsizlik) aşikâr olmalı, işten anlayan herkesin gözüne çarpacak yükseklikte bulunmalıdır. Bu hususu saptarken hâkim, edimin sözleşmenin yapıldığı andaki objektif değerini esas almak zorundadır. Subjektif unsur olarak aşırı oransızlığın (nispetsizliğin), karşı yanın özel durumundan bilerek yararlanma sonucu doğması gerekir. Karşı yanın özel durumu, onun darda kalması (müzayakası), hafifliği (hiffeti) veya tecrübesizliği hâlinde ortaya çıkar. Bu hâller yasada sınırlı olarak sayılmıştır. Öte yandan aşırı yararlanmanın varlığından söz edebilmek için darda kalma, hafiflik ve tecrübesizliğin birlikte bulunmasına gerek yoktur, bu hâllerden bir tanesinin gerçekleşmesi bile öbür koşullar da varsa yetişir (Tunçomağ, s. 381-383).
  16. Zarar görenin darda kalması hâli (müzayakası), zor durumda kalması, sıkıntılı olma parasızlık anlamındadır. Bu durum ekonomik (maddi) veya şahsi nedenlerden kaynaklanabilir. Gabinde müzayaka, maddi olabileceği gibi, manevi de olabilir. Gerçek kişiler gibi tüzel kişiler de zor durumda kalma hâlinde olabilirler. Kanun maddesinde amaçlanan düşüncesizlik (hiffet) bir kişinin genel karakter olarak hafif düşünce ve yapıda olmasını değil, somut olayda yapılan sözleşme yönünden özen göstermeme ve düşüncesizlik hâlini ifade eder. Bu itibarla zarar gören tarafın, belirli bir konuda eksik yetenekli olması veya uzağı görememesi, yaptığı sözleşmenin sonuçlarını gereği gibi düşünememesi mülga BK’nın 21. maddesi anlamında düşüncesizliktir. Tecrübesizlik (deneyimsizlik) zarar gören kişinin genel hayat ve iş tecrübelerindeki noksanlığını ifade eder. Burada sömürülen tarafın genel bir tecrübesizliği değil, sadece yapılan sözleşmeye ilişkin yeterli bilgi ve deney noksanlığı söz konusudur.
  17. Diğer taraftan gabinden söz edebilmek için karşı tarafın, zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden ve tecrübesizliğinden bilerek yararlanmış olması, açık nispetsizliğin bu yararlanma başka bir ifadeyle sömürme kastı sonucu bulunması gerekir. Eğer taraf, bu zaaftan yararlanma fikriyle hareket etmemişse diğer unsurlar gerçekleşmiş olsa bile gabinden (aşırı yararlanmadan) söz edilemez. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 28.05.2025 tarihli ve 2023/6-906 Esas, 2025/361 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir. Gabinin varlığı zarar görene öngörülen hak düşürücü süre içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek Kanun’da öngörülen haklarını kullanmak amacıyla dava açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı verir.
  18. Hemen belirtilmelidir ki, gabin davasında öncelikle edimler arasında aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur ispatlandığı takdirde zarar görenin kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü, psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani subjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir. Objektif unsurun tespitinde edimlerin kıymeti sözleşmenin kurulduğu ana göre belirlenir. Gabinin objektif unsurunun tespiti, konusunda uzman bilirkişi ya da bilirkişi heyeti aracılığıyla yapılır. Alınan bilirkişi raporunda objektif unsur belirlenirken taşınmaza ilişkin imar durumunun saptanması, taşınmazın yeri, kullanım alanı, yola cephe durumu, topografik yapısı vs. etkenlerde gayrimenkulün değerini etkileyeceğinden değer tespiti emsal yönünden araştırma yapılması, taşınmazın özelliklerine (varsa takyidatlar,satış sırasında gayrimenkulde bulunan hacizler vs) ilişkin inceleme yapılması gerekmektedir. Bir başka anlatımla açık oransızlığın tespitinde alınacak bilirkişi raporunda piyasa koşulları, taşınmaza ilişkin özellikler, emsal değerler gibi objektif kriterler dikkate alınmalı ve bu kriterler tereddüte yer vermeyecek, denetime ve hüküm kurmaya elverişli olacak şekilde rapora yansıtılmalıdır.
  19. Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, gabinin ispatı bakımından objektif ve subjektif unsurların bir arada bulunması zorunlu olup tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; haciz şerhlerinin davalılar tarafından yapılan ödemeyle kaldırıldığı hususu her iki tarafında kabulündedir. Öncelikle objektif unsurun tespiti bakımından benimsenen bilirkişi raporlarının denetime ve hüküm kurmaya elverişli nitelikte olduğu sözylenemez. Zira kök raporda taşınmazın değeri hesaplanırken dava tarihi olan 12.05.2016 esas alındığı belirtilmiş, hesaplamada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2016 yılı itibariyle yapı yaklaşık birim maliyetleriyle piyasa fiyatları baz alınmıştır. Ek raporda ise taşınmazın değeri satış tarihi olan 06.06.2013 tarihi esas alınarak hesaplanırken 2013 yılı TÜİK verileri ve ÜFE oranlarının dikkate alındığı belirtilmiştir. Dava konusu taşınmazın devir ve dava tarihlerindeki rayiç değerlerinin yukarıda açıklandığı şekilde tespiti yerine 02.05.2018 tarihli bilirkişi heyeti raporu ile dava tarihindeki değeri belirlenip emsal araştırması yapılmaması doğru olmadığı gibi 18.03.2019 tarihli ek rapor ile taşınmazın satış tarihindeki değeri saptanırken dava tarihindeki değeri üzerinden 2013 yılı TÜİK verileri ve ÜFE oranları bazında hesaplama yapılarak sonuca gidilmesi de doğru bulunmamıştır. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, dosya kapsamı dikkate alınarak öncelikle objektif unsurun tereddüte yer yermeyecek şekilde tespiti bakımından hüküm kurmaya ve denetime elverişli olacak şekilde bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
  20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler esnasında; gabinin unsurları oluştuğundan hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
  21. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir.
    VII. KARAR
    Açıklanan sebeplerle;
    Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,….” şeklindedir.

Ayrıntılı bilgi ve danışmanlık için bize buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi Çekebilecek Yazılarımız

Benzer Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir